ÜÇ : " 500 YATAKLI ŞEBİNKARAHİSAR HASTANESİ "

Araştırmacı Yazar ÜNSAL ÇALIK'ın Kaleminden;

" 500 YATAKLI ŞEBİNKARAHİSAR HASTANESİ "

" Değerli okurlar 9 ARALIK 1917 Tarihli bu belge Şebinkarahisar da 500 yataklı bir hastanenin olduğunu bizzat doktor olarak buraya atanan Dr. Mehmet Derviş Kuntman’ın mesleki tercübelerini anlattığı bu belge ile öğrendiğim zaman çok heyecanlandım ve Şebinkarahisar yangınlarının ve afetlerinin, birde Vilayetliğinin alınması bizi ne hale getirdiğine de şahitlik etmektedir. Dr. Mehmet Derviş Kuntman ‘ın yazdığı bu kitap önce Silahlı Kuvvetler Dergisinin 215 sayısında yayınlanmış olasından dolayı bir askeri hastane olması ihtimali üzerinde yoğunlaştığımı çünkü bu tarihlerde Bizde Alay olduğu bilgisi kesindir. Alaydan ayrılışı (2 Kasım 1916) ve Şebinkarahisar gelişini anlatmaktadır. Bu günkü Halk Eğitimi ve Yıkılan Eski Askerlik Şubesi binaları alay binalarıdır. Bir de kayıtlarda ve fotoğraflarda alaya ait baruthane binası ve depo binaları vardır. Bu binalar beş büyük bina olup birisinin diğer katı yıkılmış kocaman bir bina idi bu binanın arkası bizim top sahamız ve 19 Mayıs Bayramlarını ve ilçeler arası futbol karşılaşmalarını yaptığımız o zamanki ilçe statyumu diyebileceğimiz bir alandı.Not: Şarki Karahisar Alayının fotoğrafları elimizdedeir.

SUNUŞ

Dr.Mehmet Derviş KUNTMAN’ın, eğitim hayatı ve mesleki tecrübelerini anlattığı bu eser; Osmanlı Devleti’nin son dönemlerini, Balkan Savaşı’nı, Birinci Dünya Savaşı’nın toplum ve ülke üzerindeki etkilerini, halkın mücadelesini, acılarını, kayıplarını ve kazanımlarını anlatmaktadır. Ayrıca halkın; Kurtuluş Savaşı’ndaki olağanüstü direncini, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğindeki bağımsızlık mücadelesini anlatan yazar; savaş sırasında cephede olduğu için askerlerin ve halkın durumunu oldukça gerçekçi bir biçimde yansıtmayı başarmıştır.

Savaşlardan yorgun ve yaralı çıkan bir halkın içinde bulunduğu zorlu ortama da tanık olan KUNTMAN, zorluklarla mücadele ederken mesleğini en iyi biçimde yapmaktan geri kalmamış ve halkın daha iyi bir ortamda yaşaması için elinden geleni yapmış, bununla ilgili örneklere de kitabında yer vermiştir. Yeni kurulan bir devletin ilk yıllarına da tanıklık eden Dr.Mehmet Derviş KUNTMAN, içinde yaşadığı ortamla ilgili görüşlerini ve duygularını samimi bir dille yazıya dökmüştür.

Dr.Mehmet Derviş KUNTMAN’ın anıları daha daha önce önce Silahlı Kuvvetler Dergisinin 215. sayısının eki olarak 1 Eylül 1965’te yayımlanmış; bu anılar, (E)Prof.Tbp.Kd.Alb.Metin ÖZATA tarafından derlenerek yayıma hazır hâle getirilmiştir. Kendisi, yoğun çalışmalar sonucu bu güzel eseri ortaya çıkarmıştır.

Bu kitap, gerek Osmanlı Devleti dönemi gerekse de Cumhuriyet dönemiyle ilgili önemli birçok olayı anlatması bakımından, tarihini ve tarihî gerçekleri öğrenmek isteyen herkes için önemli bir kaynak olacaktır. Abdullah ATAY Korgeneral ATASE ve Dent. Başkanı

TABURDAN AYRILIŞIM (2 Kasım 1916)

Eşyamı terkime bağlayarak atıma bindim. Emir erimle yola düştüm. Refahiye’yi, Köroğlu Deresi’ni geçtim. Derenin bittiği yerde kolordunun seyyar hastanesi vardı. Orada Sivaslı Dr.Bekir’e misafir oldum. Ertesi gün Ezbider köyünde kaldım. Üçüncü gün Suşehri’ne yaklaştım. Yolda çok sarsılmıştım. Aynı zamanda, şüphe ve tereddüt içinde bocalıyordum. Suşehri’nde derdimi dinlemezlerse bu yollardan nasıl geri dönecektim? Kısacası büyük bir karamsarlık ve ümitsizlik içinde ordu karargâhına vardım. Sıhhiye dairesini buldum. Önce Sıhhiye Reis Muavini Bafralı Enver Bey’i gördüm. Sıhhiye Reisi Tevfik Salim Bey’in İstanbul’a gittiğini, giderken künyeme işaret ettirdiğini, cephede benden başka eski doktor kalmadığını, değişikliğimin hazırlanmakta olduğunu söyledi. Ummadığım bu iyi kabulden çok memnun oldum ve duygulandım. Elimdeki raporla derhâl hastane sağlık kuruluna gönderildim. Muayenemin yapılmasından sonra sabit hizmete ayrılarak Zara MenzilHastanesine tayin edildim. Hiçbir zorluğa uğramadan yapılan bu tayinden ne kadar sevindiğimi tarif edemem. Hayatımda ilk defa arzuma kavuşuyordum.

Suşehri, heybetli bir ordu karargâhı olmuştu. Herkes Vehip Paşa’dan çekiniyor ve onu sayıyordu. Ordu Sıhhiye Reisi Tevfik (SAĞLAM) Salim’in itibar ve güçlülüğü ise rütbesinin çok üstünde idi. Onun makamı bir profesör odasına benziyor, orada bir bilim adamının çalıştığı, her şeyden belli oluyordu. Bu kadar meşguliyeti arasışehri Hastanesinde kendisine birkaç yatak ayırtmış, çalışmalarını yapmaya devam ediyordu. Onun şahsiyetine karşı gösterilen saygı, göstermelik değildi. Bu değerli bilim ve idare adamının sorumluluk alanı, Suehri’nden Ulukışla’ya kadar uzanan menzil (bölge) hastaneleriyle buralarda çalışan yüzlerce doktordu. Yine bu kadar dağınık işleri arasında benim gibi bir tabur tabibinin vaziyetini düşünüp not ettirmesi beni son derecede sevindirmiştir. Bundan dolayı kendilerine ebediyen minnettarım. İşte bu suretle yedi seneden beri şanlı sancağı altında çalıştığım, birçok zafer ve felaket gününe ortak olduğum 91’inci Alaydan ayrılıyordum. Musul’dan Edirne’ye, Sarıkamış’tan Refahiye dağlarına kadar saflarıarasında beraber dolaştığım bu alay, bana Tıbbiyeden sonra en büyük hayat okulu olmuş; vatanı, vazifeyi, milliyetçiliği ve Türk milletinin kahramanlığınıhep burada öğrenmiştim. Şimdi 91’inci Alaydan maddeten ayrılıyordum.

Böylece emelime kavuşarak taburdan hastaneye naklediliyordum. Yedi sene askerlik yaptıktan sonra terhis edilen “Yemen değiştirme askeri” ne kadar sevinirse ben de o kadar seviniyordum. Bununla beraber içimde yine bir ayrılık acısı vardı. İnsan, ailesinden ayrılırken ancak bu kadar üzüntü duyar. Çünkü alaydaki samimi arkadaşlarımdan, çok sevdiğim sıhhiyecilerden ve asıl hizmetlerinde bulunmakla daima iftihar duyduğum Mehmetçiklerden ayrılıyordum. Bu bağlar, beni kendisine doğru çekiyordu; iki zıt kuvvet arasında bocalayıp duruyordum. Atım isteksiz yürüyor, emir erimde de bir başkalık görünüyordu.

Nihayet Karabayır virajlarına geldik. Buradan Karadağ’daki arkadaşlara son bir selam yolladıktan sonra Zara’ya doğru ilerlemeye başladık. Menzil Hastanelerinde Zara Hastanesi (15 Kasım 1916) Zara’ya gelerek işe başladım. Burası 500 yataklı tam kadrolu bir hastane merkezi olup hastalar, kasabanın içinden geçen yolun iki tarafına sıralanmış evlere yerleşmişti. Zara; aynı zamanda, 2’nci Mıntıka Menzil Başhekimliği merkezi olup buranın başhekimi Ahmet Fikri Bey’di.111 Hastane başhekimi de eski arkadaşım Dr.Fuat Sabit Bey’di112. Bana iyi kabul göstererek beni bir iki gün evinde misafir etti. Bu müddet içinde hastanedeki vazifem de belli oldu. Karantina koğuşunda çalışacaktım. Hayli zamandır hekimlikle meşgul olmadığımdan kitapları karıştırarak arkadaşlara sorarak kendimi çalışmaya verdim. Burada kavuştuğum nimet, huzur ve rahattan heyecana geliyor, bir türlü rahat olamıyordum. Tatlısıyla, böreğiyle, meyvesiyle yediğim yemeklerden sonra beyaz çarşaflı bir karyolada yatmak, beni âdeta rahatsız ediyor, uykumu kaçırıyordu. Bu zamanda böyle bir hayata inanamıyor, kendimi rüyada sanıyordum. İşittiğime göre Suşehri’nden Ulukışla’ya kadar uzanan bütün bölge teşkilatındaki hastaneler, misafirhaneler, noktalar, ambarlar, nakliye kolları vesaire hep böyle konforlu bir hayat sürer; ateş hattına gönderilmesi icap eden erzakın çoğunu kendileri tüketirmiş. Demek ileri hatlardaki açlığın, sefaletin, firarların sebebi bunlar imiş. Doğrusu, bu haksızlığa, bu eşitsizliğe ruhum isyan ediyordu. Her ne kadar şahsen büyük bir rahata kavuşmuş isem de ilerideki kardeşlerimin perişan hâlleri gözümün önüne geldikçe vicdanen rahatsız oluyor, ümitsizliğe kapılıyordum. Bu durum 111 Dr. Ahmet Fikri: 1916’da Dr. Ahmet Fikri (Bazı yayınlarda Ahmet Lütfi) Bey’in bulduğu ‘’Buğu Sandığı’’ metodu, etüvden daha fazla işler görmüş; bit ve mikrop öldürmek için başarıyla kullanılmış ve ordu, bitle yapılan mücadelede büyük başarı kazanmıştı. 1917’de Dr. Ahmet Lütfi Bey ‘’Buğu Kazanı’’ adını verdiği basit bir cihaz daha yapmış ve bu, etüv veya fırın bulunmayan yerlerde kullanılmıştı. 112 Dr. Fuat Sabit: Dr. Fuat Sabit (AĞACIK) (1887 - 1957), Erzincan’ın Kemah kazasında 1887’de doğmuş, Askerî Tıbbiyeden 1910’da tabip yüzbaşı olarak mezun olduktan sonra İstanbul’da 3 Temmuz 1911 tarihinde kurulan Türk Ocağının dört kurucusundan birisi olmuştu. Dr.Fuat Sabit daha sonra 1911’de Erzurum Askerî Hastanesi baştabibi olarak atandı. Mondros Mütarekesi’ne kadar Teşkilat-ı Mahsusa ve İttihat ve Terakkide görev yapan Dr.Fuat Sabit, Ardahan Kongresi’nin toplanmasında da önemli rol oynamıştı.

Karşısında bana büyük bir vazife düşüyordu. O da bu nimetlerin hakkını tamamıyla ödemek için gece gündüz çalışmak, koğuşlarda yatan Mehmetçiklerin dertleriyle uğraşarak onlara ümit ve teselli vermekti. Çok şükür bu fırsat da ele geçmişti.

21 KASIM 1916

Zara’ya geleli henüz altı gün olmuştu. Bana verilen koğuştaki hastalarımla meşgul iken Menzil 2’nci Mıntıka Başhekimliğinden bir emir aldım. Bunda, Zara - Ümraniye - Refahiye yolu üzerinde uygun yerlerde hastane ve sıhhiye istasyonlarının açılmasına memur edilmiştim. Geçen kış Karabayır’da orduya erzak taşınırken büyük güçlükler çekildiğinden bu sene yollar kapanmadan evvel Zara ile Refahiye arasında ikinci bir bölge yolu açıp buralarda hastane ve sıhhiye istasyonları kurarak taşıt işini kolaylaştırmak istiyorlardı. Bölge emrinde, bu kadar hekim varken bu vazifenin cepheden yeni gelmiş eski bir tabur tabibine havalesinden memnun oldum. Hemen emir erim Mahmut’a atımı hazırlamasını söyledim. Ertesi gün erkenden üç arkadaş Kızılırmak kenarından Ümraniye’ye doğru yola çıktık. Ümraniye’ye geldim. Bu küçük nahiye merkezinde iki kumandanlıkla karşılaştım. Biri Nokta, diğeri Takibat Kumandanlığı idi. Her ikisinin de karargâhı, askerleri mükemmeldi. Aralarında zayıf, kuvvetsiz kimse görünmüyordu. Hele Takibat kumandanının vaziyeti, yanındaki süvarilerin tavırları tasavvurun üstünde olup bunların emsaline cephede rastlamak mümkün değildi. Bu kumandanın, harbin başlangıcında 10’uncu Kolordu Süvari Bölüğünde olduğunu, taarruzdan evvel bir müddet hastalanıp başı sarılı olarak dolaştığını, sonra geriye gittiğini iyice hatırladım. Ancak ona bu geri hizmet ne kadar yaramıştı. Ümraniye dağlarında kaçak takip ederken her gün kuzu kebabı yemekle ne kadar iyileşmiş ne kadar değişmişti. Şimdi öyle kudret ve nüfuz sahibi olmuştu ki onun korkusundan bu dağlardan, değil firarilerin geçmesi, kuşlar bile uçamıyordu. Kumandanlara, Ümraniye’de 200 yataklı bir hastane ile 100 yataklı bir sıhhiye istasyonunun açılacağını, bunlara gereken binaların hazırlanmasını söyledim. Derhâl muvafakat ettiler. Ben de durumu 2’nci Mıntıka Başhekimliğine bildirerek Pacı köyüne hareket ettim. Hava fena olduğundan yanıma bir süvari kattılar. Yolda kar yağmaya başladı. Buranın en yüksek dağı olan Kızıldağ’ı geçerken tipiye tutuldum. Çok zahmet çektik. Atların kuvveti, teçhizatın mükemmeliyeti ve süvarinin kılavuzluğu bizi büyük bir felaketten kurtardı. Anlaşılan bu dağ Zara - Suşehri arasındaki Karabayır’a benzer bir yerdi. Geçen kış Karabayır’da bir eşek nakliye kolu bütün yüküyle karlar arasında donmuş kalmıştı. Bu Kızıldağ’da ise deve kolu bile donardı. Onun için Ordu Sıhhiye Reisi Tevfik Salim Bey’in aldığı tedbirler pek isabetli ve uzağı görür mahiyette idi. Onun fikri, kış gelip bu önemli geçitler kapanmadan evvel cephedeki hastaları, zayıfları gerilere alıp onları esaslı surette beslemek ve memleketin son dayanağı olan bu nesli ölümden kurtarmaktı.

Kızıldağ’ı aştıktan sonra bir vadiye indik. Burada hava açtı. Akşama doğru Pacı köyüne vardık. Burası hemen, tamamen nakliye taburu tarafından işgal edilmiş, boş bina kalmamıştı. Güçlükle 45 yatak sığacak yer bulduk. Ertesi gün Gemec’e geldim. Burası ufak bir köydür; ancak 45 yataklık yer hazırlanabildi. Alakilise’de de 50 yataklık yer, 20 kadar da karyola bulundu. Nokta kumandanı, diğer eksiklerin de tamamlanacağına dair söz verdi. Bu suretle yeni açılacak menzil hattının son noktasına kadar sıhhiye istasyonlarını hazırlamış oldum. Dönüşte Hacıpazarı ve Çiftlik köylerine de uğrayarak birinde 50, diğerinde 45 yataklık yer tedarik ettikten sonra Ümraniye’ye geldim. Burada 200 yatakı hastane ve köylerde 335 yataklı sıhhiye istasyonu hazırladığımı Mıntıka Başhekimliğine bildirerek dönüş emrini bekledim ve 27 Kasım 1916’da Zara’ya geldim.

2 Aralık 1916

Hastanede karantina koğuşuyla laboratuvarda çalışıyorum. Her yatan hastanın kanını, balgamını, idrarını vesairesini muayene edip hasta dosyasına kaydediyoruz. Gülhane’de yapılan bütün çalışma usulleri burada yapılıyor. Arkadaşım Dr. Recep Şefik’ten çok faydalanıyorum. Bundan başka Almanca,Fransızca kitaplardan teorik bilgilerimi artırmaya çalışıyorum. İyi bilmeden, hastalara bir faydam olamayacağını anladım. Bundan başka yedi sene tentürdiyot hekimliği yapan bir tabur tabibinin eline böyle bir fırsatın bir daha geçmeyeceğini bildiğimden ve bir şeyler öğrenmediğim takdirde tekrar tabur tabipliğini boylayacağımdan geceyi gündüze katarak çalışıyordum. Üç dört ay sonra bütün laboratuvar muayenelerini yapmayı başardığım gibi sağlık kuruluna da girerek tıbbi tartışmalara iştirak edebiliyordum.

Ocak 1917 Zara Hastanesi, cepheye yakın en büyük menzil hastanesi olduğu için hemen daima hastalarla dolar, boşalır. Kadrosu bin yatağa çıkarıldığı hâlde tıklım tıklım dolu. Bu sebepten başhekiminden en ufak hademesine kadar herkes sabahtan akşama kadar cepheden gelen hastaların yardımına koşar dururdu. Hastanenin en çok beğendiğim tarafı karantina koğuşunun yanındaki hamam ve buğu sandıklarından oluşan temizleme dairesiydi. Burada büyük bir dikkat ve titizlikle hastaların her tarafı tıraş edilir, elbiseleri buğudan geçirilir, kendileri de hamama sevkedilerek yıkattırıldıktan sonra hastalar bitten, sirkeden, kirden kurtulmuş olarak karantina koğuşuna yatırılırdı.Zavallı hastalar, daha ilk günde bu şefkatli bakımdan memnun ve minnettar kalır, yarı yarıya tedavi olmuş olurlardı. Ertesi gün bu tertemiz hastalar, her türlü tahlil ve muayeneleri yapılarak yatacakları servise gönderilir ve hastaların sonraki tedavilerine devam edilirdi. Bu şekilde, koğuşlara gelen hastaların hâlini görmek dikkate değerdi. Onlar, bu temiz, beyaz çarşaflı yataklar içinde sanki kendilerinden geçmiş, başka bir âlemde yaşıyorlarmış gibi sessiz sedasız, kımıldamadan uzanır.

Yatar; 40 derece ateşleri olsa, en ağır yaralısına pansuman yapılsa, birkaç yerine iğne batırılsa kesinlikle seslerini çıkarmazlardı. Onlar bu rahatı, bu şefkatli bakımı çekmiş oldukları zahmet ve güçlüklerin manevi bir ödülü sayar, Allah’a şükrederek sabır ve sessizlik içinde akıbetlerini beklerlerdi. İşte, 3’üncü Ordu Sıhhiye Kurulunun kurduğu bu güzel hastaneler o kadar muntazam işliyordu ki bazı kısımlarında görülen aksaklıklar, genel ahenge tesir yapamıyor, milletin sıhhat ve selametine büyük faydalar sağlıyordu. Hastanede; Türk, Arap, Ermeni, Dürzi olmak üzere on kadar doktor vardı. Sanki birbirine zıt bütün milletler burada toplanmıştı. Aralarında birlik, düzenlik, dayanışma kesinlikle yoktu. Hekimlikte böyle şeylerin vazifeye etkisi olmaması icap ederse de o burada olmuyordu. Hastanemizde Şamlı Arap bir binbaşı doktor vardı ki son derece kibirli, gururlu bir kişiydi. Hiç kimse ile temas etmiyor, hastalarını ihmal ediyor, daima küskün bir hâlde gezip duruyordu. Güya kendisi binbaşı iken bir yüzbaşının emri altında çalışması şerefine dokunuyormuş. Ne yapalım ki Tevfik Salim’in idaresinde rütbeden çok bilime, idare gücüne ve kabiliyete itibar vardı. Bundan başka bir diğer Arap doktor daha vardı ki hariciye koğuşuna bakıyordu. Bu kişinin mesleki zayıflığını, Başhekim Ahmet Fikri Bey’in hastanemizi teftişinde öğrendik. Sıra, onun koğuşuna gelmişti. Fikri Bey her şeye dikkat ederek, hastaların başında asılı duran termometrelere bakarak geziyordu. Bir hastanın başında durdu, sıcaklığı yüksek seyrediyordu, Hemen tabelayı aldı, baktı. Hastanın iki gün evvel yattığı, kanında ispiril [sipiroket (bir mikrop türü)] görüldüğü kaydedilmişti. Tabelalara işaret edilen laboratuvar muayenelerinin, hasta hangi koğuşa yattıysa o servis doktoru tarafından görülerek icabının yapılması lazımdı. Fikri Bey, Arap doktora: “Bu hastaya niçin neosalvarsan (hastalığın ilacı)yapmadınız?” diyerek tabelayı doktorun eline verdi. Doktor; tabelayı evirdi, çevirdi. İşaret edilen ispiril yazısını april diye okudu. Hepimiz hayrette kaldık. Beyrut Tıbbiyesi mezunu doktor; Hummay-i râcia’yı (kene ateşi - tekrarlayan ateş - borreliozis), ispirili bilmiyordu. Belki neosalvarsan da yapamazdı. Fikri Bey o vakur tavrıyla doktor operatörü bir süzdü. Sonra: “Sizin diplomanız var mı?” diye bir de hakarette bulundu. Bir hafta sonra doktor başka tarafa gönderildi. Ancak ne çare! Bunlar hem hainlik yapıyor hem de bu yiyecek sıkıntısında vatanıkoruyan kahramanların bulamadıkları en mükemmel gıdalarla beslenerek emniyet içinde yaşıyorlardı. Onları bu şekilde kullanmamız, onların memlekete hizmet gördüklerini zannetmemiz gafletten başka bir şey değildi. Onlar; ileri hatlara, taburlara gönderilirse Ruslara kaçarlarmış.

Kaçsalar bile bize burada kaldıkları zamanki kadar fenalık yapamazlardı. Esasen bunlar, kaçacak kişilerden değildi. Vazifeleri, aramızda kalıp bizi içimizden yemekti. Görülüyor ki hastanenin bütün yükü birkaç Türk doktorunun üstüne yüklenmiş, onlar da bu nankör meslektaşlarının boşluklarını doldurmak, fenalıklarını düzeltmek için daha büyük bir gayretle çalışmak mecburiyetinde kalmışlardı.

Şubat 1917

Zara, Suşehri yolu üzerinde olduğu için ordu karargâhına ve sıhhiye kuruluna giden bütün personel buradan geçerdi. Bir gün Gülhane hocalarından Bakteriyolog Mustafa Bey gidiyordu. Kendisine, İzmir’de tifüse karşı ilaç keşfeden doktorun hikâyesini sorduk. Gülerek: “Bu doktor, bizim meşhur Recep SİLİSTİRE’dir. Bir gün otururken aklına, tifüslü hastaların koluna hiposülfit dö sut solüsyonu şırınga etmek gelmiş ve bunu yapmış. Tesadüfen hastanın ateşi düşmüş. Bunu, yapılan ilaca bağlayarak yaygara koparmışlar, iş basına aksetmiş, bizim Recep mucit olmuş çıkmış. Nihayet kendisini Gülhane’ye çağırdık. Bu buluşunu hangi önemli bilgiye göre yaptığını sorduk. Doğal olarak bir şey söyleyemedi. Kendisine bu işin saçma olduğunu, bu zamanda kendiliğinden mucit olmanın imkânı olmadığını anlattık ve yerine yolladık.” dedi.

Mart 1917

Zara’nın soğuk günlerinden birinde nakliye arabaları içinden; başını iyice sarmış, bacağına bir kıl tozluk geçirmiş; ayağında bir beylik fotin olan, sırtında bir asker kaputu bulunan; toprak benizli, parlak gözlü, gayet zayıf bir subay çıktı. Kendisini hemen subay koğuşuna yatırdık. Bu, Fuat Sabit’in Erzurum’dan arkadaşı ve fikir yoldaşı Kozanlı Bahri idi. Bir çay içip yorgunluğu geçtikten sonra başından geçenleri şöyle anlattı:

–Son zamanlarda Refahiye Cephesi’nin Karadağ siperlerinde bulunuyordum. Talih beni, bilmediğini bilmez cahil bir amirin emri altına düşürdü. Böyle insanlardan ne kadar nefret ettiğimi bilirsiniz. Benim vicdansızlığına kurban olduğum adamda, fazla olarak bir de bilene düşman kesilmek huyu vardı. Artık neler çektiğim, ne mezar azapları geçirdiğimi takdir edersiniz. Zavallı, anlatışmanıyla mücadele eder gibi oluyor, onun sarı yanaklarının ucu kızarıyordu. Biz, yakalandığı hastalığı anlamak için sabırsızlanıyorduk; o, durmadan işitilmedik kelimelerle o cahil adamı tasvir edip duruyordu, –Hastalığınız ne zaman başladı? dedik. –Hastalığımın bunlarla alakası var da onun için böyle başladım. Siperlere nöbetle gidip geliyorduk. Bir gün sağ böğrümde bir ağrı hissettim, iki büklüm olmuş kıvranıyordum. Aksiliğe bakın ki nöbet sırası da bana gelmişti. Bu hâl ile karlı siperlere gitmeme imkân yoktu. Bu hâlimden bölük kumandanımı haberdar ettim. Derhâl postasıyla: “Yalandan hasta olmanın sırası değil, şimdi takımıyla hareket etsin, yoksa hakkında kanuni işlem yaparım.” diye haber göndermesin mi! Böyle bir zamanda münakaşayı kendime yediremedim. Bütün soğukkanlılığımı ve sağduyumu toplayarak askerlerin yardımıyla siperlere çıktım. Derdimi kimseye söyleyemedim. Ağrılarla; hazımsızlık, hâlsizlik de başladı. Bu hâl bir ay kadar sürdü: Bu namert herif hâlimi görüyor, eriyip gitmemden zevk alıyordu. Artık olan oldu, biten bitti. Beni iyi bir muayene ediniz de hastalığımın ne olduğunu söyleyiniz. Ben hâlimden çok korkuyorum, dedi. Kendisine hekimce tesellilerde bulunduktan sonra bütün arkadaşlar toplanarak bir muayene yaptık. Büyük bir karaciğer, sarılık, ateş, hazımsızlık bulduk. Bu bulguların hepsinden bir şey çıkaramıyorduk. Yahut kötü ihtimalleri ona layık göremiyorduk. Hastanede bir ay kadar kaldı. Yapılan tedaviden bir fayda göremedi. İkinci bir konsültasyonda ameliyat için Sivas hastanelerinden birine gönderilmesine karar verildi. Zavallı Bahri, maddiyatından günden güne ayrıldığı hâlde maneviyatından hiçbir şey kaybetmiyordu. O hâlâ büyük hülyalar peşinde, hâlâ Türkçülük, Turancılık ümit ve emelleriyle dolu, hâlâ tatlı tatlı konuşuyor; zarafetten, şaka yapmaktan vazgeçmiyordu. Ah çok yazık! Biz hep böyle vatanı için ölmeyi şeref bilen seçkin yaradılışları dağ başlarında mahvederiz de hainleri, vatansızları gerilerde izzet ve ikram içinde besleyip muhafaza ederiz. Bunun sonu neye varacak bilmiyorum. Bahri’yi arabaya bindirip yolcu ederken böyle düşünüyor, ondan ebediyen ayrılacağmı hatırlayarak üzüntü duyuyordum.

Nisan 1917

Havalar iyileşti. Gelen giden çoğaldı. Zara Nokta Kumandanlığına Karapapak113 aşiret reisi Binbaşı Emir Arslan Bey gelmiş, Sivas’a gitmek için bir vasıta bekleyip duruyordu. Arslan Bey: “Bu ne hâl yarabbi! Ben develerimle koca orduyu taşıyorum da ordu bana bir katır veremiyor!” diye sitem edip duruyordu. Gerçekten Kilesorlu Emir Arslan Bey, harbin başlangıcında Deveboynu’nda arabadan düşmüş, onun ayağı kırılmışolduğundan, aşiretinin reisliğini başkasına, develerini de orduya terk ederek geriye çekilmiş; değerli, vatanperver bir Türk aşiret reisi idi. Böyle olduğu hâlde, zavallı adam sakat hâliyle noktalarda sürünüyor, derdini kimselere anlatamıyordu. Nihayet eskiden tanıdığı Fuat Sabit’in devreye girmesiyle arzusuna kavuştu.

Mayıs 1917

Menzil 2’nci Mıntıka Sertabipliği Zara’dan Sivas’a nakledildi. Fikri Bey buradan ayrıldı. Fakat onun hastane ve doktorlar üzerindeki tesir ve nüfuzu devam ediyordu.

Sivas Hastanesi (30 Mayıs 1917)

Sivas Merkez Hastanesi bakteriyologluğuna tayin edildiğime dair Menzil 2’nci Mıntıka Sertabipliğinden bir emir geldi. Sivas gibi bir merkeze.tayin edilmek benim için büyük bir terfi sayılırdı. Bundan dolayı çok memnun oldum. Birkaç gün içinde hastane ile ilişiğimi keserek yola çıktım. Bir gece Koçhisar Hastanesinde kaldıktan sonra Sivas yolunu tuttum.

7 Haziran 1917

Sivas’a gelerek Kabakyazısı’nda bulunan Merkez Hastanesine indim. Laboratuvarı ve karantina koğuşunu teslim alarak işe başladım. Buranın laboratuvarı daha büyük, daha muntazam, ona göre de işi daha çoktu. Az zamanda bize lazım olan bakteriyolojik tahlilleri öğrendim. Artık kolaylıkla lomber ponksiyon yapabiliyor, aldığım bel sularında menengokok bulabiliyorum. Buraya geldikten birkaç gün sonra Kozanlı Bahri’nin yattığı Kızılay Hastanesine giderek arkadaşlardan onun sağlık durumunu sordum. Ameliyatta karaciğer veremi bulduklarından onun karnını açıp kapamakla yetindiklerini söylediler. Ziyaretine çıktım. Büyük bir koğuşu tek başına işgal ediyordu. Beni görünce sevindi. Ameliyattan sonra kendisini iyi hissettiğini söyledi. Hâlbuki zavallı Bahri bitmişti. İlk defa bana çocukları Türkan ile Orhan’dan bahsederek özlem ve duygulanma nedeniyle ağlamaya başladı. Ben de o masum yavruların yetim kalacaklarını düşünerek büyük bir acı duydum. Arkadaşımı o vaziyette yalnız bırakamazdım. Hastanedeki işlerimi bitirdikten sonra her ikindi onun ziyaretine gidip tesellisine çalışıyordum. Geç vakitlere kadar beni bırakmaz, yanında oturturdu. Yalnız kaldığı vakit, hasta bakıcıların yanına uğramadıklarından, yeterli derecede bakılmadığından şikâyet ederdi. Bir gün benden bir saat istedi. Ertesi günü bir tane aldım götürdüm. Yastığının altına koydu. Artık hayata iyice bağlanmıştı. Ben de bu saatle son günlerini sayacak diye üzülüyordum. Hem de öyle oldu. Son ziyaretimde kapıcının yanıma yaklaşıp: “Efendi, sizlere ömür, arkadaşınız vefat etti.” demesiyle oldukça üzüldüm ve büyük bir elem içinde hastaneyi terk ettim.

Ağustos 1917

Yaz gelince memlekette kolera çıkıyordu. Bu, artık endemik (salgın) bir hâl almıştı. Sivas talimgâh askerleri arasında da birkaç vaka görüldü. Derhâl önleyici tedbirler alındı. Bütün erat ve Sivas’a girip çıkanlar portör muayenesine tabi tutuldu. Sivas’ta bulunan hastane bakteriyologları, yani Kızılay Hastanesinden Dr. Tevfik İsmail114, Karantina Hastanesinden Dr. Bahri faaliyete geçti. Bizden izin kâğıdı almadıkça kimse bir yerden bir yere hareket edemiyordu. Yolcuları bekletmemek için gece gündüz çalışıyorduk. Ahmet Fikri Bey oradan oraya koşuyor, bütün bu mücadeleyi düzene koyuyor ve idare ediyordu. Bir gün de bana geldi. Talimgâhta kolera çıktığı hâlde oradan benim laboratuvara gönderilen pislik kültürlerinin hep negatif çıktığını, hiçbirinde bir portör bulunmadığını; bunun dikkati çektiğini, bunun sebebini öğrenmek istediğini söyledi. Bu, benim için bir imtihandı. Hemen o Talimgâh Taburundan gönderilen pepton tüplerini etüvden çıkarıp gösterdim. Bunlarda hiçbir mikrop ürememiş, hep arınık kalmıştı. Hâlbuki etüvün sağlam olduğunu, diğer kıtalardan gönderilen tüplerde basil bulunduğunu, burada bir yanlışlık olmadığını izah ettim. Her tarafı dikkatle gözden geçirdikten sonra hiçbir şey söylemeden çıktı gitti. Doğruca Talimgâh Tabur tabibinin yanına gitmiş hastaneden gönderilen pepton tüplerine (mikrop üremesine yarayan tüp) pisliklerin ne suretle ekildiğini görmek istemiş ve bir tecrübe yaptırmıştı. Tabur tabibinin kalın bir şemsiye teli alarak onu ispirto lambasında iyice ısıttıktan ve kırmızı bir hâle getirdikten sonra bu kızgın teli soğutmadan pisliğe batırıp pepton tüpüne ektiğini görünce meseleyi anlamış ve yanlışlığın yerini bulmuştu.Dr.Ahmet Fikri Bey her şeyi en ince ayrıntılarına kadar araştıran, kanun ve adaletten zerrece ayrılmayan eşsiz bir müfettişti. Bu sebepten Sivas’taki bütün hekimler ondan çekinirdi. Sivas, Kızılırmak’tan dört kilometre uzakta, denizden 1202 metre yükseklikte, nüfusu kalabalık bir vilayet merkezidir. Havası, suyu çok iyi olup her tarafta görülen kavak ağaçları buranın tam bir kış memleketi olduğunu gösteriyor. Sivas’ı süsleyen tarihî eserlerin hemen hepsi Selçuk Türkleri zamanından kalma olup bunlar arasında Gökmedrese her göreni hayran bırakan, mimari bir şaheserdir. Sivas şimdi beşbin yataklı hastaneleri, talimgâhları, ambarları, nakliye kolları, misafirhaneleri vesairesiyle büyük bir Menzil Müfettişliği teşkilatı merkezi olmuştu. Burada başta Enver Kâmil, Sâni YAVER115olmak üzere büyük bir doktor kafilesi çalışıyor, binlerce hasta tedavi ediliyordu. Bunlar haricinde Menzil Müfettişliğinin ve şubelerinin kadroları o kadar genişlemiş, dal budak salmıştı ki asıl maksat kaybolmuş, cephedeki orduya sevki icap eden erzakın çoğunu kendi bünyesinde sarf etmeye mecbur kalmıştı. Bu sebepten, herkes canını kurtarmak için menzillere hücum etmiş, yani harp durumunu değiştirerek ileriden geriye geçmişti. Bu yüzden israf, eğlenceye 115 Sani Yaver: Prof. Dr. Sani YAVER 1903 yılı tıbbiye mezunu olup KBB ihtisasını müteakip eğitimine Fransa’da Portmann kliniğinde devam etmiştir ve 1938 yılına kadar Gülhane KBB Kliniği direktörlüğünde bulunmuştur. İhtisas eğitiminin geliştirilmesi ve standardizasyonunda önemli hizmetler yapan Prof.Dr.Sani YAVER emekli olduktan sonra da sosyo-politik sahada yurda yararlı hizmetlerde bulunmuştur. 8 Mayıs 1930 tarihinde dönemin ünlü hekimleri; Ziya Nuri, Sani YAVER ve İhya Salih, Dr.Haydar İbrahim’in Galatasaray Tütün Çıkmazı’ndaki muayenehanesinde bir araya gelerek Türk Oto - Rhino - Larengoloji Cemiyetini kurdular. Bu cemiyetin ilk kongresini yapmak, 4 ekim 1951 tarihinde Gureba Hastanesi anfisinde aşırı düşkünlük, ahlaksızlık almış yürümüş, hatta hastanelerde ölen kişilerden kalan paraları yiyenler, heyet muayenelerinden para alanlar bile görülmüştü. Bu hâllerin önüne geçmek için Ordu Komutanı Vehip Paşa sık sık teftiş yapıyor, şiddetli emirler veriyorsa da bunlara artık hiçbir şey fayda etmiyordu. Hatta bel soğukluğuna yakalananların testislerini çıkarttırırım, firar edenlerin alınlarına kaçak damgası vurdururum gibi barbarca emirlerin bile faydası olmuyor; hiç kimse, alıştığı bu çirkin hayat tarzını bir türlü bırakamıyordu. Bir de harbin başlangıcında, henüz menzil teşkilatı kurulmamışken Sivas köylülerinin 10’uncu Kolorduyu nasıl yolcu ettiklerini, bize yollarda nasıl baktıklarını, yola çıkarken arkamızdan nasıl ağladıklarını hatırlıyorum da bugünkü hâlimiz karşısında donakalıyorum.

Tekrar Zara Hastanesi (Eylül 1917)

Zara Hastanesinde bir değişiklik olmuş, Başhekim Fuat Sabit ile Recep Şefik buradan ayrılmış, beni de buranın bakteriyologluğuna tayin etmişlerdi. Zara’ya tekrar gelmekten memnun oldum; fakat eski arkadaşlarımın ayrılmış olmalarından da üzüntü duydum. Çünkü yeni gelen baştabip, eskisinin yerini dolduramamış, büyük bir boşluk meydana gelmişti. Bu sebepten, laboratuvara çekilerek kolera mücadelesiyle, portör muayeneleriyle meşgul oluyor, yalnızlığımı unutuyordum. Bir gün yine portör muayenesinde mikropların üremediğini gördüm. Sebebini bir türlü bulamıyordum. Pisliği peptona eken bendim, bunda bir yanlışlık yoktu. Etüv de -etrafına keçe sarılmış gaz tenekesi olmasına rağmen- bozuk değildi, pekala işliyordu. Acaba bunun sebebi ne idi? Pepton mu bozuktu? Diye düşünüp duruyordum. Burada sorup anlayacak kimse yoktu. O sırada Tevfik Salim geçiyordu. Meseleyi ona anlattım: “Pepton bozuk olmaz, etüve dikkat et.” dedi. Hakikaten öyle imiş. Geceleri laboratuarda yatan hademe 37 dereceye ayarlanmış etüv lambasını aydınlık olsun diye fazla yakıyor, mikropları öldürüyormuş. Bunu bulunca rahat bir nefes aldım. Yeni başhekim cephe görmemiş, hevesine düşkün bir zat idi. İşi gücü hastanede çalışan hasta bakıcı kızların peşinde dolaşıp durmaktı. Bu yüzden hastanede hiçbir otorite tesis edememiş, nizam, intizam tamamıyla bozulmuştu. Hele son yaptığı çirkin hareketle mesleğimizi küçük düşürmüş, halk arasında itibarımızı kırmıştı. Bir gece başhekim sarhoş olarak hasta bakıcı kızların odasına girip gözüne kestirdiği birisini taciz etmek ister, fakat kızlar hep bir yerde kaldıklarından bağırarak başhekimi kaçırırlar. Sabahleyin skandal bütün memlekete yayıldı. Meslek namına utancımdan yerlere geçtim. Vehip Paşa kızdığı için baş hekimi yaya yürüterek karargâhına çağırmak emrini verdi. Arkasından da bir müfettiş gelerek incelemeye başladı. Müfettişe doğal olarak başhekim aleyhinde ifadede bulundum ve onunla artık beraber çalışmama imkân olmadığını bildirdim. Müfettiş incelemesini yaptı, gitti. Bir hafta sonra başhekim tekrar Zara’ya gelerek işinin başına geçti. Hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak hastanede dolaşmaya başladı. Bunun, her nedense Menzil Müfettişliği tarafından himaye edildiği anlaşıldı. Lakin yaptığı hareket nedeniyle hiç olmazsa başka bir hastaneye tayini gerekirdi. Herkes bunu beklerken birkaç gün sonra -sanki rezaleti ben yapmışım gibi- benim Şebinkarahisar Hastanesine naklim yapıldı. Her ne düşünceye dayanırsa dayansın, dünyada bundan daha adaletsiz, daha mantıksız bir karar olamazdı. Bu, âdeta alçaklığı, ahlaksızlığı teşvikten başka bir şey değildi. Tabiatıyla hemen hazırlanarak yeni vazifeme koştum. Burada teselli bulduğum bir nokta varsa o da Karahisar’a gönderilmekle bu karışık yerden biraz uzaklaşacağıma, cepheye yaklaşacağıma, oradan esecek mertlik, kahramanlık havalarını koklayacağıma emin olmamdı.

Şebinkarahisar Hastanesi (9 Aralık 1917)

Karahisar’a geldim. Burası, üzerinde eski bir kalesi bulunan bir dağın eteğine yayılmış, oldukça büyük bir mutasarrıflık merkezidir. Suşehri - Giresun yolu üzerinde olup buranın Giresun’a uzaklığı 82 kilometre, denizden yüksekliği 1500 metredir. Kalenin içinde, yüksek bir kayanın üstünde eski bir saray vardır. Silahhane olarak kullanılmaktadır. Aynı kayanın içinde oyulmuş kırk basamaklı bir de kuyu vardır. Şarki Karahisar’da, ileri hatlara yakın olduğu için menzil dedikodularından ziyade cephe haberleri duyulur. Siperler üstünde Ruslarla ahbaplık başladığını, tütün - şeker takası yapıldığını, Rusların harp etmek istemediklerini, içlerinde ihtilal olduğunu işitiyoruz. Sanki anlaşma olmuş gibi her iki taraf da rahat rahat oturup olayların sonunu bekliyordu.

Buranın hastanesi 500 yataklı olmakla beraber koğuşlar hastalarla dolu. Hemen işe başlayarak epey zaman kapalı bulunan laboratuarı faaliyete geçirdim. Bütün günüm karantina koğuşunun buğu sandığından yeni çıkmış yanık, buruk kokulu eşyaları ve yeni yatan hastaların muayenelerini ve tahlillerini yapmakla geçiyor. istediğim huzura kavuştum.

Ocak 1918

Karahisar’ın kışı çok şiddetli oluyor. Her taraf bem beyaz. Yollar kapalı. Ne ileriden ne geriden haber alınıyor. Hele uzun kış geceleri bir türlü bitmiyor. Bunun için sabah erkenden kalkıp hastaneye gidiyor, işimi bitirdikten sonra laboratuvara kapanarak etrafı seyre dalıyorum. Eski insanlar, hayatlarını korumak için nasıl şu karşıki sivri kayalar üzerine hisarlar yapıp onun içine çekilerek huzura kavuşmuşlarsa ben de laboratuvara kapanıp mikrop âlemine dalarak biraz sakinleşiyordum. Bu sırada uzaklardan askerlerimizin yavaş yavaş karlar üzerinde izler açarak bize doğru geldiklerini görür, hemen onların yardımlarına koşarak ızdıraplarını dindirmekle, gerçek rahata kavuştuğumu anlardım.

Rusların Çekilmesi (12 Şubat 1918)

Rus Cephesi çözülmeye başladı. Düşman bütün silah ve cephanesini bize terk ederek önümüzden çekilip gidiyor. Bu, ihtilalin bir neticesi midir? Allah’ın bir intikamı mıdır? Bilmem. Tam üç sene sonra memleketimizi boşaltıyor. Fakat Ermeniler yalnız başlarına hareket ederek artçı savaşları yapıyor, yer yer zulümler, gaddarlıklar yapıyorlardı. Bu sebepten ordumuz, çekilen düşmanı takibe ve Erzurum’daki halka bir fenalık yapılmasına meydan vermemek için olanca sürat ve şiddetiyle harekete mecbur oldu. Şimdi ordu ve millet, kükremiş aslanlar gibi saldırarak karşı koyan Ermenileri tepeliyor, aziz yurduna, yuvasına kavuşuyordu. Bu suretle Erzincan, Trabzon, Erzurum geri alınmış, bütün Kafkas yolu bize açılmıştı. Ah! Keşke ben de cephede bulunaydım da vaktiyle büyük bir acı ile terk ettiğimiz bu vatan topraklarımızın geri alınmasına şahit olarak, çekmiş olduğum sıkıntı ve eziyetlerin mükâfatını göreydim. Fakat ne çare! Bu sefer talih beni başka bir yolda çalışmaya sevk ediyor. Bulaşıcı Hastalıklar Bölge Tabipliği Vakfıkebir’de (14 Mart 1918)3’üncü Ordu, Kafkasya’ya doğru ilerlerken Sıhhiye Reisi Tevfik Salim Bey de harp, göç ve işgal dolayısıyla özellikle Karadeniz sahillerinde artmış olan sıtma, frengi vesair bulaşıcı hastalıklarla uğraşmak üzere Bafra’dan Hopa’ya kadar uzanan bir mücadele teşkilatı kurmuş ve teşkilat faaliyete geçmişti. Her kazaya, Bulaşıcı Hastalıklar Mıntıka Tabipliği adıyla birer bakteriyolog tayin edilmiş, bana da Vakfıkebir - Görele ilçeleri düşmüştü. Tamamlayıcı bilgileri Giresun’da almak üzere derhâl hareket emri aldım. Karahisar Hastanesiyle ilişiğimi keserek Kulakkaya - İkisu yoluyla Giresun’a geldim.

Bu sıra, Giresun çok kalabalıktı. Burada askerlikle ilişkim baki kalmak, maaş ve erzakımı Giresun Nokta Kumandanlığından almak üzere Trabzon Sıhhiye Müdürlüğü emrinde çalışacağımı, 25 yataklı bir hastane ile temizleme evi tesis edeceğimi, her kazaya bir sağlık memuru, yeterli derecede gardiyan verileceğini, gerek göçmenlerin ve gerekse halkın her türlü aşı, muayene ve tahlillerinin yapılacağını öğrendim. Bu büyük bir işti. Bakalım ne yapacaktım? İki sandıktan ibaret portatif bir laboratuvarı alarak motorla Vakfıkebir’e hareket ettim. 28 Mart 1918Vakfıkebir’e geldim. Burası işgalden yeni kurtulmuş olduğundan, her taraf harabeye benziyordu. Sahilde, beş on ev ile bir o kadar dükkândan başka bir şey kalmamıştı. Hükûmet konağı da harap bir hâlde idi. Memurlar yeni gelmi, gıda ve mesken sıkıntısı yüzünden kendi dertlerine düşmüş, uğraşıp duruyorlardı. Burada Hüseyin ve Mehmet Ali adlarında iki küçük sağlık memuruyla karşılaştım. Bunlar, Trabzon sağlık müdürü tarafından gönderilmiş; Hüseyin, merkeze; Mehmet Ali de Görele’ye ayrılmıştı. Mehmet Ali’ye gerekli talimatı vererek yerine yolladım. Göçmenler yavaş yavaşgeliyordu. 137Ben ilk iş olarak bir daire kiralayıp laboratuvarı yerleştirdim. Ondan sonra temizleme evi yapmak derdine düştüm. Elde hiçbir vasıta yoktu. Mahalli hükûmetten bir yardım göremiyordum. Trabzon sıhhiye müdüründen yalnız emir geliyordu. Askerdim, neferim yoktu. Sivildim, gardiyanım yoktu. Bütün planlar, kararlar, vaatler unutulmuştu. İş, başa düştü. Evvela dereye yakın boş iki dükkân buldum. Bunun birisini buğu sandığına, diğerini de hamama ayırdım. Bu esnada kasabayı dolaşırken Ruslardan kalma iki font kazan ile bir bozuk etüv makinesi, bir de bozuk tulumba buldum. Bu bozuk makineleri tamir edecek bir usta ararken göçmenler, kafileler hâlinde gelmeye başladı. Bunun için daha evvel bir buğu sandığı yaptırıp bunların eşyasını temizlemeyi düşündüm. Sonra bir usta da bularak etüvü ve tulumbayı yaptırdım. Hamamı da işler hâle getirdim. Bu suretle iki hafta sonunda temizleme evi işler hâle getirilmişti. Bundan başka sağlık memurunu köylere gönderip kan aldırdım. Artık pazar günleri dairemize kalabalıktan girilemiyordu. Bilhassa parasız kinin dağıtılması ve frengililere neosalvarsan uygulanması bu rağbeti arttırıyordu. Trabzon Sıhhiye Müdürlüğüne verdiğim on beş günlük raporda bölgede 3564 çiçek, 400 kolera aşısı yapıldığını ve 1500 göçmenin fennî temizliğinin yapıldığını, laboratuvarda yapılan 85 kan muayenesinde; 23 plazmodi (sıtma mikrobu), 1 basil dö koch (verem mikrobu), 1 basil Dükray (mikrop), 4 spirochetta pallida (ateş yapan mikrop) görüldüğünü bildirdim.

26.04.2021 Yeni Şebinkarahisar Gazetesi "