PS : “ KÜÇÜK YAŞTA ALDIM SAZI ELİME ”

Av.Polat Sabuncu'nun Kaleminden

“ KÜÇÜK YAŞTA ALDIM SAZI ELİME ”

ANILARIM - POLAT SABUNCU

Ruhun gıdası olarak tanımlanan müzik, çocukluğumdan beri ilgilendiğim güzel sanat dalı oldu. Müzik yeteneğim Tebriz kökenli anne tarafımdan geliyor. Dayım öğretmen Sami Gökçen ud çalardı, annemin sesi ipek gibi pürüzsüz, güzel bir sesti; ablamınki de öyle… Okul öncesi çocukluk dönemimde, annem ile gittiğim düğünlerde kadınların toplandığı salonun bir köşesine, oyun oynayan kadınları göremesin diye çekilen perde arkasında kemençe çalan Lazoğlu Selahattin (Erdal) , Köşkelin Kâzım (Berberoğlu), Cığaloğlu Mahmut (Cığal), Yaycılı Asım (Demiralp) gibi kemençecileri, yanlarına girip merakla izler, keyifle dinlerdim. Oğlan evlerinde ise davul-zurna eşliğinde oynanan yöre oyunlarını seyretmek, Zurnacı Nail (Karakuş)’un yanaklarını şişirerek ustalıkla çaldığı horan havalarını dinlemek çocuk ruhumda inanılmaz coşku yaratırdı. Evimizin oturma odasındaki bir dolaba girip, elime aldığım iki çubuğu perde arkasında çalınan kemençe misali birbirine sürterek, ezgisini ağzımla söylediğimde anacığım beni zevkle dinler, olanca sevecenliğiyle kucaklayıp sesimin güzelliğini dillendirerek beni çok mutlu ederdi; bu sesle iyi hâfız olabileceğimi söylerdi.

İlkokula başladığım yıllarda pazar yerindeki bir satıcıdan 25 kuruş gibi bir bedelle kamış bir kaval aldım. Kendi kendime kaval çalmayı öğrendiğim o yıl (1953 olabilir) 23 Nisan bayram gösterilerinde horan ekibine kaval çalmam gündeme gelmişti. Benden ileri sınıftaki Muhacirlerin Nevzat (Gürler)’ın şimşir kavalıyla benden daha iyi kaval çaldığı görülünce benim yerime gösteriye Nevzat çıkarılmıştı. Öğretmenlerimizin, benim de haklı bulduğum, benim yerime Nevzat’ı yeğlemelerine üzülmüştüm; o hırsla kavalımı şimşir güzel bir kavalla değiştirip daha güzel çalma konusunda inatla çalıştım. Ertesi yıllarda İstiklâl ilkokulumuzun 23 Nisan ve 19 Mayıs gösterilerinde horan ekibimizi, davuluyla bana eşlik eden sevgili Muzaffer Kayahan kardeşim ile birlikte kaval-davul çalıp birlikte oynatmıştık.

Ortakul 2. sınıftayız… Şebinkarahisar Ortaokulu’nda mesleğine ilk adımını atan Ali Rıza Özel resim öğretmenimizdi ; onu sınıfça çok seviyorduk. Müzik derslerimize de Ali Rıza bey giriyordu. Bir gün müzik dersimize elinde ilk kez gördüğüm bir müzik aleti ile gelmişti. Elindeki mandolini ile bize birkaç şarkı çaldığında aklım başımdan gitmişti; mandolin sahibi olmayı düşlemiş, onu öğretmenim gibi, hatta daha ustalıkla çalabileceğimi hayal etmiştim, ama öyle bir olanağımızın bulunmadığının bilincinde idim. İstanbul Tıp Fakültesi’ni 1955 yılında bitiren ağabeyim Nejat Sabuncu, ilk görev yeri olarak Suşehri hastanesinin tek doktoru idi. Hafta sonları ya Şebinkarahisar’a gelip, o yıllarda Selahattin Erdal ağabeyimizin işlettiği Şehir Kulübü’müzdeki seçkin insanlarımızla, ya da Sivas’a gidip, o zaman Sivas Lisesi öğretmeni olan şair Veysel Arseven ve Hafik’te öğretmenlik yapan Fakir Baykurt’un da aralarında olduğu bir grupla muhabbetlerde bulunup hafta sonlarını değerlendirdiğini kendisinden yıllar sonra öğrenecektim. Bir hafta sonu bize geldiğinde ağabeyime, Ali Rıza hocamızın çaldığı mandolinin çok hoşuma gittiğini, böyle bir çalgım olsa benim de çalıp söyleyebileceğimi söylemişim. Bu görüşmemizden bir süre sonra öğle yemeği tatilimizde eve geldiğimde metal karyolamda örtünün üstünde, içinde bir müzik aleti görünümü veren bir paket olduğunu görünce merakla bunun ne olduğunu anneme sordum. “Ağabeyin sana Sivas’tan mandolin alıp göndermiş” dediğinde heyecanla paketi açmış, çok güzel bir mandoline ve öğrenmek için yazılmış “mandolin metodu”na sahip olduğumu görünce annemin boynuna sarılıp mutluluğumu onunla paylaşmıştım. O günlerde evimize gelen Sami dayıma mandolinimi ve metodunu gösterdim. Öğretmenlik yeteneğini kullanarak mandolinin sapındaki nota yerlerini, akordunun nasıl yapılacağını metod kitapçığından bulup bana göstermişti. Dayımın bana sabırla ve uygulamalı olarak verdiği birkaç saat süren bu ders, mandolin konusunda aldığım ilk ve son ders olmuştu. Kış olduğu için evdeki sıcak odamızda sürekli mandolinimi elime alıp dangıl dungul gürültü yapıyordum. Annem bu eziyete sabırla dayanıyordu ama o yıl geçirdiği hastalık ve ciddi ameliyat nedeniyle Kuleli Askeri Lisesi’ndeki öğreniminden ayrılmak zorunda kalan ve uzun süre tedaviden sonra hava değişimi için Şebinkarahisar’a gelen Fuat ağabeyim, sıkıntılı yaşamında, mandolinle yaptığım gürültüye haklı olarak tepki gösteriyor, beni susturuyordu. Evde başka sıcak oda olmadığından susmak, mandolin çalışmama son vermek zorunda kalıyordum. Bu sorunuma ilginç bir çözüm buldum; konağın bahçesindeki fırınevi-ahır binamızdaki ineklerimizin bulunduğu bölüm normal sıcaklıkta olduğundan evde çalışamadığım zamanlarda ahırda ineklerimizin yanına gidip orada dilediğim gibi çalıp söyleyerek müzik çalışmamı sürdürüyordum; müsürükten (hayvan yiyeceklerinin bulunduğu bölüm) yiyeceğini yiyen ya da yan gelip yatarak geviş getiren inekler, büyük bir zevkle sürdürdüğüm çalışmamı, tepkisiz, dahası sanki keyif alarak izliyorlardı. O yıl içinde mandolin çalmayı iyice öğrenmiştim; mandolini bağlama gibi çalıp türkü söyler olmuştum. Sonraki yıllarda uzun kış gecelerinde evlerde toplanan komşularımızla mandolin-kaval eşliğinde karşılama ve horan oyunlarımızla renklenen, neşe içinde geçirdiğimiz unutulmaz geceler geçirmiştik.

Ortaokuldan sonra çocuk yaşta gurbet yaşamımız başlamıştı. Fakülte ikinci sınıfta iken Kapalıçarşı’dan 25 liraya çok ucuz ve kalitesiz bir bağlama alıp mandolinden bağlamaya terfi etmiştim. O yıllarda Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF)’nun folklor çalışmalarına halk türküleri korosunda sesimle katıldığımı daha önceki anılarımda yazmıştım. Bağlama konusunda hiç kimseden ders almadım; nota da bilmem. Ama müziğin olmazsa olmazı kulak yeteneğim sayesinde bağlamayı oldukça geliştirdim. Meslek yaşamımın ilk 20 yılını geçirdiğim Şebinkarahisar’da, özellikle bekârlık dönemimde, boş zamanlarımızın değerlendirilmesinde sazlı-sözlü muhabbetlerimizin önemli bir yeri oldu. Öyle ki yöremizde rakı içmediğimiz, çalıp söylemediğimiz çeşme başı, ağaç gölgesi kalmamıştı desem yeridir. Türk Halk Müziği alanında âşık deyişleri, özel ilgi alanımı oluşturur. Kazak Abdal, Seyrani, Nesimi, Kul Himmet, Pir Sultan Abdal, Âşık Veysel, Âşık Ali İzzet, Âşık Daimî, Muhlis Akarsu gibi ozanların deyişlerini sazımla çok çalıp söyledim. Ama opera eğitiminden geçmiş olağanüstü sesiyle Ruhi Su’yu ve bana göre geçen yüzyılın Veysel’den sonra gelen büyük halk ozanı Âşık Mahzunî’yi Şebinkarahisar’ın muhabbet ehline ben tanıttım desem sanırım abartı olmaz.

Mandolin çaldığım ortaokul yıllarında (1958 olmalı) bir gün anne tarafından dedem Habip Rıza Gökçen’in kız kardeşinden yeğeni, Şebinkarahisar Ortaokulu’nun Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki öğretmenlerinden Tembeloğlu Ahmet Bey (Erdemir) son sıla gezisinde konuğumuz olmuştu. Sohbet sırasında annem benim mandolin çaldığımı Ahmet dayımıza söylediğinde, çok sevimli, sevecen bir insan olarak o gün ilk kez tanıdığım değerli büyüğümüz, beni dinlemeyi çok istediğini bildirmişti; biraz da utanarak mandolin

eşliğinde söylediğim türküyü çok beğendiğini dile getirip yanaklarımı okşayarak beni

müziğe özendirici bir yaklaşımda bulunmuştu. Büyük dayımıza söylediğim o türküyü unutmadım; o yıllarda en çok çalıp söylediğim türkülerden biriydi:

“Küçük yaşta aldım sazı elime

Dertli dertli vurdum sazın teline.”